Son Of Saul- Saul Fia (Saul’un Oğlu) İncelemesi

Son of Saul İncelemesi | Hacivad Reklam AjansıSon Of Saul- Saul Fia (Saul’un Oğlu) İncelemesi

Saul Fia incelemesine filmde kullanılan dil ve çevirisi hakkındaki düşüncelerim ile başlamak istiyorum:

Bela Tarr’ın Turin Horse filmine çözümleme yapmaya çalışırken de belirttiğim gibi bu tür filmleri kendi dillerinde izlemenin- aslında bu dili (macarca) ana dilimiz gibi bilip- çok daha yararlı olacağını düşünüyorum.

Birincisi, analitik- correct bir zihin yapısına sahip olan Amerikalı bir çevirmenin zaten topu topu 3 cümle olan diyaloğu kendi zihinsel yapısına göre ingilizceye çevirmesi ve bu çevirinin yeniden bir yarı analitik kafa yapısıyla türkçe diline çevrilmesi nedeniyle bu üç cümlenin anlam yönünden yok olması sağlanıyor. Macar dili, anladığım kadarıyla daha dik- köşeli bir dil, soyutlamalar soyutlamanın yapıldığı nesnesine çok bağlı, sanki soyutlama yapılmıyor gibi. Bu durum macar altyapılı filmlerdeki görsel- işitsel malzeme üzerinde yoğun bir çatışmaya sebep oluyor.

Şöyle örnekleyebilirim: İş arkadaşınıza çok kızdınız ve sinir küpü olmuş durumdasınız. İşten çıkıp yolda bir küçük çocukla karşılaştınız ve çocuk sizden bir adres tarif etmenizi istedi. O anda çocuğun o tatlı ve saf güzelliği sizi yumuşattı, yüzünüzde sahici bir tebessüm oluştu ama “kardeşim, şu karşıda işte” gibi bir laf ağzınızdan çıkıverdi. İşte hem Bela Tarr, hem de bir müridi diyebileceğimiz László Nemes’in filmlerinde bunu örneğe benzer durumlar görüyorum.

Aslen görsel birimde (görüntü) oluşan tinsel devinim işitsel birime yansımıyor. Yani biraz önceki örnekteki gibi, suratınızda tebessümü görüyorum lakin o tebessüm ağzınızdan çıkan kelimelerin daha yuvarlak köşeli olmasına yardım etmiyor, edemiyor.

Macar dilinin bu içine kapalılığını Macar yönetmenlerin bütün röportajlarını ingilizce vermesinden de anlayabiliyorum. Aslında bu yaptığım analizi Bela Tarr’ın da yaptığını ve The Man From London’ı bu düşüncelerle çektiğini de düşünmüyor değilim. Bütün filmlerine oranla en yoğun diyaloğu gördüğümüz The Man From London’da neredeyse bütün diyalog ve monologlar ingilizce.

Bu adamlar ne yapsınlar hiç konuşmasınlar mı diyebilirsiniz; lakin bizim açımızdan bakıldığında macarca- ingilizce- türkçe çeviriler yerine macarca-türkçe ilişkili ruhdaş çeviriler filmin işitsel boyutunu daha olumlu bir yönde kavramamızı sağlayabilecektir. ( Bela Tarr’ı sinemasal yönden tanıyan ve macarca bilen bir imkansız çevirmen gibi:))

Ayrıca yaptığım bu analizin bir ucununda aynı eski sovyet sinemasındaki gibi bir sosyal sebep- sonuç ilişkisine bağlanmasını da sağlayabilirim: Eisenstein zamanında Rus halkının dil bilme ve kullanma yetilerinin pasif bir durumda olduğu ve bunun da ritmik devinen ikonlara dayalı bir sinemanın oluşmasına sebep olduğu şeklindeki bir yoruma tabii ki.

Macar sinemasının son yıllardaki görsel kuvvetinin, kendi içine kapalı gündelik dilinin doğal bir sonucu olduğu da söylenebilir bu durumda.

Kısaca, her ne kadar görsel yetkinliği tavan yapmış bir film olsa da, Son of Saul filminde de metinsel bir  karmaşa, bir anlam aktarma probleminin olduğunu düşünüyorum. Bence bu yüzde 50 filmdeki soyut zemini kavrayamayan çevirmenlerden, yüzde 30 film biçimindeki plan-sekans ısrarcılığından, yüzde 20 de macarca’nın kapalı bir devreye sahipmiş gibi görünmesinden dolayı oluşmakta.

László Nemes

Bela Tarr  benim de üç önemli üstad-yönetmenlerimden birisi. Bana dahi bütün nüfuzuyla ulaşabilmiş bir yönetmenin kendi memleketinden 77 doğumlu bir genç adama ulaşamaması düşünülemez. Nemes’in yaklaşık iki sene görünür, belki de en az 15 senelik tinsel bir asistanlık hizmeti var Bela Tarr’a. Nemes, ilk uzun filminde dahi güzelim Bela Tarr’ımın bütün filmlerinden daha fazla ödüle layık görüldü. Bunun temel nedenini; film biçimlerini çok etkilemese de film konusundaki seçimlerinin farklı olması olarak görüyorum.

Nemes’in The Man From London’daki asistanlığından sonra üç kısa film çektiğini görüyoruz. Bütün filmleri, şimdiki konumuz olan uzun metraj filmi de dahil olmak üzere 2.dünya savaşı ve Yahudi-Nazi gerilimi üzerine kurulmuş. Kendisi de bir röportajında Auschwitz’de ailesinden bir çok kişinin vefat ettiğini söylüyor. Auschwitz Son of Saul filminin de geçtiği yer.

Röportaj: https://www.youtube.com/watch?v=PwjbJuUpYlE

İlk kısa filmini izleme fırsatı buldum, film 35mm ile çekilmiş ve film biçemi konumuzdaki film ile özdeş. Bu genç yönetmen arkadaşımız bu film biçeminde ısrarcı görünüyor. Yani, film biçemini daha büyük bir prodüksiyona sahip olup bu sayede dikkat çekebilmek adına değiştirmemiş. Diğer kısa filmlerinin fragmanlarını da gördüm, o filmlerin de bu biçeme bağlı olduklarını söyleyebilirim.

İlk kısa filmi Türelem (With a Little Patience)  filmini izlemek isterseniz: https://www.youtube.com/watch?v=5g1FIkw9CYM

Film Biçeminin Artıları

ekran-goruntusu-1

Şimdi, ben genellikle film biçim ve yönetmen biçemlerini bu konudaki silsileye göre yorumluyorum. Yani referanslara göre. Lakin Nemes abimiz, referansları bol olsa da özgün bir biçem yakalayabilmiş. Bu önemli bir avantaj benim için.

Bu silsile Jean Renoir, Vittorio de Sica, Andrei Tarkovski, Bela Tarr üzerinden Nemes’e kadar gelmiş. Ama en yakın referansımız doğal olarak Bela Tarr. Lakin Bela Tarr, Nemes gibi sabit bir açıyı sürekli zorlamıyor, daha artistik- daha sofistike bir biçeme sahip. Yani teknik olarak açıklarsak;

Nemes’in biçemi, yaklaşık 50mm’lik bir odak uzaklığından (yani normal gözün gördüğü açıdan) bir gözlemcinin gözünden izlenen olayları bize sunmakta. Planlar long shot, one shot, yani uzun süreli planlar. Film, plan-sekansları nedeniyle yoğun dikkat gerektiren bir seyir sürecini dayatmakta.

Nemes, Saul Fia’da oyuncuyla olan fiziki uzaklığını zorunlu 2 durum hariç hiç değiştirmemiş. Film boyunca ana konuya olan fiziki uzaklık da aynı. Bu durumda sabit bir perspektif oluşuyor. Perspektif değişmediği için bir gözlemci ve gözlem durumu ortaya çıkıyor. Normal bir insan gözünün sahip olduğu kadar alan derinliği var. Bu yüzden flu ve net alanlar gözlemci- gözlenen ilişkisini güçlendiriyor.

Peki bu biçem bu filmi ayrıcalıklı kılmış mı?

Evet, bu tür bir dramatik soykırımı, bu tür bir teknik altyapı ile anlatmak önemli artılar kazandırıyor.

Öncelikle bir çok kez işlenen yahudi soykırımı konusunu tekrara düşmeden yeniden anlatmamıza neden oluyor. İkincisi bu tercih filmin kurgusal yapısını daha gerçekçi olmaya zorluyor, yani belgesel/kurmaca ilişkisini belgesel temeline doğru sürüklüyor. Üçüncüsü filmin dar/normal açısı ve uzun plan-sekansları izleyen kişiyi rahatsız ediyor. Bu rahatsızlık filmi izlemekten dolayı oluşan bir rahatsızlık değil tabii, aksine filmde şahit olduğumuz şeytani şeylere duyduğumuz rahatsızlık.

Bu biçem ayrıca filmin yapım sürecinde de bir çelişki oluşturuyor. Çok büyük bir sanat yönetmenliği var; ancak bir insan gözünün görebildiği kadarıyla sergileniyor. Yahudilerin soyunduğu sahnelerin geniş açıyla çekildiğini düşünürseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Rahatsız Film Biçemi

Plan-sekanslar, iyi organize edilebilirse bir yönetmen için gerçekten çok tatmin edici olabiliyorlar. Lakin kendimden de bildiğim üzere, bir plan-sekansın kurulumu sırasında, plan-sekansın organik tutarlılığının (doğallık) korunabilmesi adına bazı içeriğe dayalı ayrıntılardan vazgeçmek zorunda kalabiliyoruz.

Örneğin, oyuncunun surat ifadesindeki rutin devamlılık, filmin tinsel anlamının aktarımını bazen aşırıya götürebiliyor. Bela Tarr’ın The Man From London filminin son planında, kocası öldürülmüş kadın yaklaşık 45 saniye civarında boş gözlerle bakmak durumunda kalıyor. Evet doğru, biz bazen boş gözlerle 20 dk bir yere odaklanabiliriz, lakin film içindeki bu tür planların biçim tarafına doğru değil de içerik yani film konusu tarafına göre montajlanması gerektiğini düşünüyorum. Yani burada yönetmen, üslubunu (biçem) daha doğal olmak için zorladıkça asıl olan doğadaki doğallık bozuluyor. Bunun yerine ben Tarkovski ya da Kieslowski gibi ani bir kesme ile başka bir plana geçilmesinden yanayım.

Bunu neden söylüyorum:

Nemes eğer bütün bundan sonraki filmlerini savaş ve soykırım gibi yoğun negatif duyguları taşıyan konular üzerine kuracaksa bu biçemi devam ettirmesinde bir sakınca yok.

Psikoloji sayesinde bildiğimiz üzere bilinçdışı kişisel saplantılar, dışarıya-zihin dışına bir nesne-eser olarak vuruldukça bir boşalma söz konusu olmaktadır. Yani Nemes, yaşadığı bu büyük travmayı film çekerek bir şekilde üzerinden atacaktır.

Peki sonra, bu film biçemiyle olumlu duygulara sahip bir içeriğin aktarılması sağlanabilir mi?

Bana sorarsanız bu film biçemi, rahatsız edici özellikleri, seyirciyi rahatsız ederek anlattığı için olumlu durumların anlatımında ters bir etki oluşturacaktır. Bunu Son of Saul’un son planında da görebiliriz, çocuk, çocuğun bakışları ve ormanda kaçışı daha geniş bir planda ve etrafıyla ilişkisinden azat edilmesine neden olan bir perspektifle çekilmiş. Yani biçim kayması söz konusu.

Yani şunu diyorum, bu film biçemi, film konusu bağlamında daha geniş olanaklara sahip (daha temiz bir zihin) bir yönetmenin zihninde biraz daha Bela Tarr’ımsı etkilere sahip olacaktır. Olmalıdır da. Nemes ile Bela Tarr’ın sanatsal anlamda mertebe farklılıkların olduğunu söylüyorum kısacası.

Ödüller

Filmin sanatsal zevkini bir kenara bırakmak çok zor. Lakin, daha soyutlanarak sahip olduğumuz bir bakış açısıyla baktığımızda Yabancı Dalda Oscar ödülünün filmin konusuna verildiğini söyleyebiliriz. Hele ki Werckmeister Harmoniak (Karanlık Armoniler) gibi bir şaheserin yanından dahi geçemediği ödülleri aldığını düşündüğümüzde Nemes’in bu kadar ödüllendirilmesinin yahudi soykırımı konusuna sıkı sıkıya bağlandığından dolayı olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Belki de Bela Tarr abimizin hor görünmesine kızgınımdır.

Bela Tarr ömrü boyunca zorluklarla film çekmiş bir yönetmen. Satan Tango gibi bir filmi, parayı bulur bulmaz çekmeyi başarmış bir yönetmenin daha fazla değer görmesini (maddi anlamda) isterdim doğrusu. Çünkü yönetmenler her zaman zorluklarla baş ederek film yaparlar, lakin ben halen sanatçıyı çektiği zorluklara rağmen yaşadıkları ile barışmış, daha genel insanlık meseleleriyle uğraşan kişi olarak görmekte kararlıyım, bunda ısrarlı olacağımı da söylemek istiyorum.

Filmin Saul, Oğul, Baba gibi kavramlar vasıtasıyla oluşturduğu metaforik ilişkileri de var ama bu yazıyı daha teknik bir yazı olarak sonuçlandırmak istiyorum.

19/09/2016

Mehmet Emin Yıldırım

Share Post :

Benzer Yazılar

Bir cevap yazın

WordPress Anti Spam by WP-SpamShield